Merhaba Beybi Geri Geldim Kapa Teybi

Evet böyle iğrenç bir şarkı sözü vardı ve ben bu şarkıyı dinlerdim zamanında. N'aparsınız a dostlar, doğru yolu bulmak için bazen fazla dolanmak gerekiyor. Her neyse, evi taşıdık, dolayısıyla 1 haftadır bir koşuşturma içerisindeydim. Bütün dekorasyon varyasyonlarında sansasyon getirecek dizaynları oluşturmak için sürekli bir aksiyon içerisindeydim. Ne vakit "şu vitrin şu köşede, bu sehpa bu köşede daha güzel durur" desem "dur dur öyle olmaz" denildi amma ve lâkin neticede o vitrin de, o sehpa da benim söylediğim yere geldi. Zaten ben hep sonradan "ben demiştim" diyen adam konumundayımdır yakın çevremde.

Neyse efendim, yeni eve taşındık taşınalı -ki bu taşınım hareketi 2 Şubat Salı günü öğlen sularında gerçekleşti- internete girmek nasip olmadı. Dolayısıyla yorumları okuyamadım da, cevaplayamadım da; özrümü kabul ediniz lütfen. Okulun başlaması sebebiyle Sakarya'ya geri dönüş yaptığım için internete de çıkış yapabildim sonunda.

Bu internetsiz geçen 1 hafta sanırım üniversite hayatımda bir rekor niteliği taşıyor. Salı sabahından Pazar akşamına tam 6 gün, hey Maşallah. Ve sonunda öğrendim ki, internet dünyası bensiz de dönüyor, Google bensiz de arama yapıyor ve sonuçları listeliyor (vay terbiyesiz), MSN bensiz de titreşim gönderebiliyor (patavatsız utanmaz) hatta ve hatta (edepsiz) Twitter bensiz de tweetleri yayınlıyormuş. Tabi tüm bu olanlar beni derinden yaraladı ve hüzne boğdu lâkin böyle zor zamanlarda gerçek dostlarımı da görmüş oldum. Bak mesela blogger bensiz yorumları yayınlamadı. Yirim ben onu. Forza Blogger dedi şair. Tamam şimdi dağılabilirsiniz. Ama yarın gene gelin he mi?

Küreselleşme Nedir?

Küreselleşmenin anlayabildiğim ve şu şu şekilde öyküleştirebildiğim tanımı:

Soru:
Küreselleşmenin en doğru tanımı nedir?

Cevap:
Prenses Diana'nın ölümü.

Soru:
Nasıl yani?

Cevap:
Bir İngiliz prensesi, Mısırlı erkek arkadaşıyla, bir Fransız tünelinde, İskoç yapımı içki içerek sarhoş olmuş Belçikalı şoför tarafından kullanılan Hollanda üretimi motora sahip Alman arabasında,

Japon motorsikletinin üzerindeki bir İtalyan paparazzi tarafından yakından takip edildi,

Bir Amerikan doktor tarafından, Brezilya ilaçları kullanılarak muayene edildi.

Bunu sana bir Kanadalı, Amerikalı Bill Gates'in İsrail'de geliştirilen teknolojisi ile gönderdi.

Ve sen şu anda bunu muhtemelen Tayvan üretimi çiplerden, Kore üretimi monitörden, Singapur'daki bir fabrikada Bangladeşli çalışanlar tarafından dizayn edilmiş, Hintli kamyon şoförleri tarafından nakledilirken, Endonazyalılar tarafından kaçırılmış, Sicilyalı liman işçileri tarafından Meksikalı korsanların kamyonlarına yüklenmiş bilgisayarından okuyorsun.

İşte dostum, Küreselleşme budur!

Bunları Bil İyi Olur

"Adam sandık eşeği" sözünün devamı "altına serdik döşeği"dir.

Resmi de niye koydum bilmiyorum ama ilginç geldi.

Off Yhaaa Gene Çok Uzun Yazmııııııııııış

Nası okucam ben şimdi bu kadar yazıyı yhaaaa. Çok sıkıcıııııı xD xP

Sağ Kalanlar

Epeydir yazmıyorum. Çok klişe bir giriş ve bilinen bir gerçek lakin başka bir giriş cümlesi bulamadım bu post için. Son zamanlarda oldukça yoğun günler geçirdim. Önce 2 haftalık bir final periyodu, sonrasında ise başka sorumluluklar. Yapılması zor ama yapıldığında çekilen sıkıntılara değen şeyler. Arkadaşlar arasında ufak organizasyonlar.

Sonuçta, buradayım. Ve çok şükür hayattayım. İlk paragrafta ne söyleyeceğimi zaten önceden kafamda tasarlamıştım da devamına dair bir fikrim yoktu. Sonradan gördüm ki âyine-i devrân mimlemiş beni. Teşekkür ediyorum kendisine. Mimblog olduk diye yakınmıştım önceden, ama n'aparsın, hakikaten öyle olduk. Aslında... (aslında diye başlıyorsa bir cümle, korkulur o cümleden) Aslında yazmak istediğim çok hikayelerim var sizin için, hem de kendim için -zira artık kafamda kopuk kopuk gezinen film şeritlerini bütünleştirmek istiyorum- lakin o kadar takıntılı bi' insanım ki ben yazmam için bir sürü koşulun sağlanması gerekli. Bu biraz da üşenip bahane bulmamla alakalı tabi. Hatta ne birazı, tamamen onunla alakalı. İsteyince insanın yapamayacağı şey mi var? Tam tersi istemeyince de kendi kendisine bahaneler bulmakta üstüne yok kimsenin. Çelişkiye bak: Hikayeler yazmak istiyorum ve istemediğim için bahaneler üretiyorum. Varın siz anlayın kafamda devrelerin ne kadar yandığını. Bazen ara gazına ihtiyacım oluyor işte ve o gazı da yakın zamanda bulurum umarım.

Gelelim mim'e. Öyle insanı yoran, oturduğu yerde kıvrandıran, acı çektiren, süründüren bir mim değil bu. Çok basit: 7 şeyden bahsedeceksin. Neyi istersen ondan. Oh ne ala, zaten blogda yaptığımız şey bu değil mi? Bu sefer bu mimin peşine düşmüyorum çünkü yazarları tetikleyen, onları yazmaya teşvik eden bir mim.

1. Bazen bir önceki paragrafta olduğu gibi artis artis konuşuyorum farkında olmadan. Ve cümleyi bitirince gülüyorum kendime. Sonra karşımdaki kişide oluşturduğum bu izlenimi değiştirmek için uğraşıyorum. Aslında artis değilim ama... Nedense öyle görünüyorum bazen :)

2. Ben bir ortama sonradan ısınırım. Ama ısınınca da tam ısınırım. Yakın arkadaşlarımın çoğu beni ilk gördüklerinde gıcık olduklarını "itiraf ederler". Doğrudur. Birinci maddede bahsettiğim özelliği şuna bağlayanlar oldu: Soğuk aylarda doğanlar soğuk, sıcak aylarda doğanlar sıcak mizaca sahip olurlar"mış". O da doğrudur. Bir kaç arkadaş üzerinde bu kıyası yaptık ve olumlu sonuçlar aldık.

3. İlk iki maddeden görüldüğü üzere ben kendimden fazlaca bahsederim bazı zamanlarda. İnsanlar bunu da artisliğime ya da kendimi beğenmişliğime(öyle olmasa da) bağlarlar. Aslında sebebi o değildir. Sebebi şudur: Ben yanlış anlaşılmaktan nefret ederim. Tamam, belki insanın kendinde biter bu mesele, kendini doğru anlatamamışsa yanlış anlaşılabilir, ama sadece insanın kendisine de bağlı değildir. Karşısındaki kişi de yanlış anlamaya meyilli olabilir bazen. Hep iyi niyetle yaklaşmayabilir vs. Enteresan bir kişiliğim olduğundan bazen beni tanımayan insanların yanlış anlayabileceği davranışlarım olabilir. Bu yüzden insanların beni iyi tanımasını isterim. Dolayısıyla kendimden bahsetmeyi de uygun bulurum bazı durumlarda. Başka suçum yok valla hakim bey.

4. Twitter güzel yer. Ama yazarlığı baltalıyor. Aklına geleni hemen yazıveriyorsun oraya, sonra yan gel yat. Lavinia da bahsetmiş mesela bundan, "düşünmeden yazmak daha hoş gibi" demiş. Blog biraz daha ciddi, biraz daha özenli yazmayı gerektiriyor ve onca işin gücün arasında odaklanmak zor gelebiliyor insana(bahane).

5. Ama çoğu zaman, benimki gibi uzun postları okumak, yazmaktan daha zor geliyor insana, di mi dostlar? İnsan erteliyor, "sonra okurum" diyor ve sonra da okumuyor çünkü birikiyor. Aslında nadir yazmak bu açıdan iyi olabilir, haftada 1 uzun bir şey yazsan daha çok okunur belki.

6. Sınav haftalarından çıkınca hep sudan çıkmış balık misali afallarım. İnsanın final haftasında daha kısa vadeli hesapları olduğundan kendisini hayatın temposuna adapte etmesi ve akışına bırakması daha kolay oluyor. 3 gün sonraki finale çalışmak daha kısa vadeli ve daha çabuk sonuç verecek bir hedef olduğundan zorlanmıyor insan ona ulaşmak için gerekeni yaparken. Ama işte bu kısa vadeli hedefler bitince, benim gibi uzun vadeli bir hedefiniz yoksa, yapacak bir şey bulamıyorsunuz. O zaman hayatınız şu filmi izlemekten, bu kitabı okumaktan ibaret oluyor. Bu yüzden insanın daha uzun vadeli hedeflere ihtiyacı her daim var. Maket yapmak bunlardan birisi mesela benim için, neticede 1-2 ayınızı alabiliyor karışık bir model. Ama Sultan Ahmet Camii'nden beri yapmıyorum hiçbir şey, şimdi Star Wars'taki Millenium Falcon uzay gemisinin taslağı var elimde, belki ona başlarım.

7. Son olarak formspring moda oldu twitter'dan sonra. Bir hesap açıyorsunuz ve isteyen adsız ya da üye adı ile soru sorabiliyor size. Güzel sorular gelebiliyor diğer hesaplardan gördüğüm kadarıyla. Enteresan ve güzel bir fikir gerçekten, açarsam duyururum burada.

Kendisine yorumumda da söylediğim üzere rotten apple'ı mimliyorum. Bize gene güzel şeylerden bahsedeceğine eminim.

B Şıkkı

Cevap B şıkkı olsa gerek değil mi?

Fatih'in İstanbul'u Fethettiği Yaş

Merhaba dostlar,
Bir süredir yoktum. 2 yoğun final haftası sonunda gene buradayım. Sanırım çoğu üniversitenin finalleri ya devam ediyor ya da yakında başlayacak. Herkese şimdiden başarılar diliyorum o zaman(Şimdiden-O zaman?).

Ben çok şükür iyiyim. Yeni bir 10 Ocak ve yeni bir yaş. Bir tabir var ya hani, "Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaş." O yaş işte. Ama İstanbul'u fethedip çağ açıp çağ kapamak gibi bir niyetim yok. Olamaz da zaten, değil mi?

İnsanın kutladığı yaş günü sayısı arttıkça o günlerdeki heyecanı da azalıyor. Şu günün diğerlerinden zerre farkı olmadığını farketmek çok da güç olmuyor. Gene de oturup geçen 1 senede ne olmuş ne bitmiş az çok düşünmüyor değilim. 20. yaşım pek hatırlanacak bir yaş olmamış benim için(sanki diğerlerini hatırlıyormuşum gibi). Çoğunlukla okul üzerine kurulu ki 3. sınıf ebesini ağlatıyor insanın. Neyse, nihayetinde son sınıfa geldik ve İnşallah hayırlısıyla bitiririz. Yani burdan 21. yaşımın da ne gibi maşgalelerle geçeceğini kestirmek çok da güç değil: Mezun bunalımları.

Bekleyip göreceğiz.

İçinizde doğum günümü kutlamak isteyenler olabilir. Ama içinizde yorum yazmaya üşenenlerde olabilir :) Onları ankete buyur edelim.


Daha bitmedi... Doğum günü üzerine bestelenmiş şu müthiş şarkıyı da hep beraber dinleyip mutlu olalım:



Once a year we celebrate
With stupid hats and plastic plates
The fact that you were able to make
Another trip around the sun

And the whole clan gathers round
And gifts and laughter do abound
And we let out a joyful sound
And sing that stupid song

Happy birthday!
Now you're one year older!
Happy birthday!
Your life still isn't over!
Happy birthday!
You did not accomplish much
But you didn't die this year
I guess that's good enough

So let's drink to your fading health
And hope you don't remind yourself
The chance of finding fame and wealth
Decrease with every year

Does it feel like you're doing laps
And eating food and taking naps
And hoping that someday perhaps
Your life will hold some cheer

Happy birthday!
What have you done that matters?
Happy birthday!
You're starting to get fatter
Happy birthday!
It's downhill from now on
Try not to remind yourself
Your best years are all gone

If cryogenics were all free
Then you could live like walt disney
And live for all eternity
Inside a block of ice

But instead your time is set
This is the only life you get
And though it hasn't ended yet
Sometimes you wish it might

Happy birthday!
You wish you had more money
Happy birthday!
Your life's so sad it's funny
Happy birthday!
How much more can you take?
But your friends are hungry
So just cut the stupid cake

Happy birthday!
Happy birthday!
Happy birthday, dear...

Ve son olarak...
Hediye almadınız di mi lan!?

We Love And Die Because We Must...

video
"Death Feels Like a Butterfly..."

01012010


Hepimizin hikayeleri var.
Hepimizin söyleyecekleri.
Haykırdıkları ve fısıldadıkları.
Gizledikleri ve açığa vurdukları.
Geride kalan zamanlar hayal kırıklıkları verdi bana.
Ama bazı anların hatırına umudumu da yitirmedim.
Önemsenmediğim de oldu...
Önemsemediğim de.
Önemsemeyen önemsenmedikçe önemsenmemenin önemsiz bir şey olmadığını anlayamaz.
Keşke sözcüklerle bunu anlatabilsem
Ve siz bunları okuyanlar arasında önemsenen ama önemsemeyenler varsa, onlar anlayabilse.
Çünkü bir gün önemsenmeyerek acı çekmenizi değil
Bugün bunları okuduktan sonra önemseyerek bu acıdan feragat etmenizi isterim.
...
Bense beni önemsemeyenlere bu satırları asla okutamayacağım.
Ama önemsemeyişlerinin cezasını çekmemeleri için, onlara asla buğz etmeyeceğim.
Ve her zaman olduğu gibi...
Anlayış göstereceğim.
Umut fakirin ekmeği.
Benim umudum da, bir gün bana anlayış gösterilmesi.
Çok şey mi istiyorum? Umarım öyledir.
Çünkü çok şey verdim, bunu hakediyorum.
Ve bunu bilmek için, çok şey bilmeye gerek yok.
Bakmasını bil, yeter.

Diyalog

-Peki bu olanlardan çıkarman gereken ders ne? diye sordu.

-Ne? dedim.

-Söz konusu insanların hayatlarıysa, öyle istediğimiz zaman girip çıkamayız.

-Hımm... layaraktan düşüncelere daldığımı görünce ekledi:

-Yani mesela... Tuvalet gibi. İsteyen girip çıkabilir ama içeride biri varsa asla. Sen girmeden başkası girmiş olabilir yani. Boş kalmaz, doluysa başkasını almaz.

-A bak buna katılırım! dedim, Özellikle benim hayatım tam bir tuvalet gibi!

Beni böyle heyecanlı görünce meraklandı ve hafiften gülümseyerek
-Neden peki? diye sordu.

-E giren çıkan içine ediyor da ondan!

Yüzündeki gülümseme ve merak geldiği gibi gitti. Haksız olduğunu da söyleyemezdim.

Gezgin #2

Yaşlı adam sözün burasında sakinleşti, bakışlarını ayakta duran birinin dizleri hizasına gelebilen ve adına taka denilen küçük pencereden dışarı dikti. Baktığı yerde bir yol uzuyordu. Dağa kavuşuyor ve tepeyi aşınca gözden yitiyordu. "Ardını görebilmek için çok çaba gerekiyor." diye düşündü. İçinden bir ses, "Boşuna tasalanma" diye konuştu, "Çabayla onu elde edemezsin." "Nedir bu peki?" diye geçirdi aklından. İçindeki ses, "Aramakla bulunmaz." dedi. Yaşlı adam bekledi. Ses, "Ama" diye ekledi, "Bulanlar ancak arayanlardır."

Gezgin - Sadık Yalsızuçanlar / B:16, S: 51

Gezgin #1

Fırtınanın etkisiyle iri dallarından biri budağından yarılmış ve yere eğilmiş olan çam ağacının yanına gitti. Geniş, iri gövdesi ıslanmış, yağmurdan biraz daha şişmişti. Dibi biraz kuruydu. Eğildi ve yüzeydeki çerçöpü temizledi, toprağa kadar indi. Toprak nemliydi. Pis bir koku çarptu burnuna. "Aman Allah'ım bu da ne?" diye söylendi. Islak toprağı eşeledikçe küçük, tuhaf bir şey çıkıyordu. Kokusu dayanılmaz bir şeydi bu. Ne olduğunu anlayamadığı, bir kokarcadan beter kokan şeyi eline aldı ve genzini yakan pis kokusuna rağmen göğsüne yakın tutarak çıktı koruluktan. İşbiliyye'deki ikinci hocasının dergahına gitti. Söyleşiyorlardı. Çok sayıda mürit, şeyhin çevresinde halkalanmış, sessiz, kendinden geçmiş bir haldeydi. Şeyh, güçsüz ama bir o kadar insanın gönlüne işleyen giz dolu bir sesle noktadan söz ediyordu. Dilinden düşen son cümle, "Nokta her şeyin özüdür." oldu.

Girdi içeri ve eşiğe oturdu. Elindeki o tuhaf şeyin kokusu kısa sürede doldu içeri. Herkesin genzini yakan bu iğrenç koku, şeyhin de dikkatinin dağılmasına neden oldu. Eski müritlerden biri, Gezgin'in elindeki şeye bakarak, "Kardeşim nedir bu?" diye sordu. "Bilmiyorum" dedi, "Korulukta buldum."
"Peki niçin taşıyorsun elinde? Neden buraya getirdin?" Mürit şeyhe bakarak sustu. Şeyh, genzini yakan kokunun çehresinde oluşturduğu ekşiliği biraz giderdikten sonra, "Bize bir açıklama borçlusun." dedi. Gezgin susuyordu. Diğeri kadar eski olan bir başka mürit, dayanamayıp söze karıştı: "Efendim, sanırım manevi çabalarının bir parçası olarak bunu yapıyor." Şeyh konuşan müride bakmaksızın, gözleri sürekli Gezgin'de olduğu halde, "Kendisine soralım." dedi.
Gezgin, "Yanıldın dostum!" dedi müride, "Bu sandığın gibi bir çaba değil. Korulukta buldum onu. Ve kendi kendime şöyle dedim: Madem Allah böylesi pis kokulu bir şeyi yaratmaktan çekinmemiş, ben niçin taşımaktan çekineyim ki."

Gezgin - Sadık Yalsızuçanlar / B:15, S: 48-49

Hırsız

Dünya'da ne çok hırsız var. Neredeyse herkes hırsız. Biz bile.
Hırsızlık nedir ki? Tanımı nedir de ben kendime dahi hırsız diyebiliyorum? Ağır bir iftira değil mi bu? Çirkin, edepsiz.
Her şeyin bir ilki var ve biz çoğununkini bilmiyoruz.
Pembe panjurlu ev hayalini ilk kim kurdu? Biliyor muyuz? Biz kurduk mu? Cevabımız evet mi?
O zaman o hayali çalmışız.
Kimden? Bilmiyoruz. Ama ilk bizim hayalimiz değil. Daha şimdi itiraf ettik.
Ve çalınan hayallerimiz de yok mu?
Ya da durun, itiraf ediyorum, yukarıda yanıldım.
Bir hayali çalmış olmak için, onu kurmak yetmiyor.
Başkasının kurduğu hayali yaşadığımızda çalmış oluyoruz onu.
Ya da başkası bizim kurduğumuzu yaşadığında çaldırmışız demektir.
Hadi bu kadar katı olmayayım. Hırsızlık başında bir nesne olmayınca siyah oluyor.
Ona biraz beyaz ekleyelim de griye çalsın.
Hayal hırsızlığı.
Budur herhalde hepimizin yaptığı.
O zaman gene düzeltiyorum. Çoğumuz hayal hırsızıyız.
Tabii ki isteyerek yapmadık, ama başkasının hayallerini çaldık.
Girdiğimiz bir yarışmada aldığımız her derece, çalınmış bir hayal değil midir?
Ya da kaybettiğimiz her derece, çaldırdığımız bir hayal?
Aldığımız bir araba, başkasının hayaliydi;
Ve hüsranla sonuçlanan bir piyango çekilişi bizim.
Dünya kalabalık ve hayat dar, ayakta durmak için yapıyoruz bunu.
Bu düzene katlanabilmek için çalıyoruz.
Bu daracık hayatta yapabileceklerimiz kısıtlı. Ve bir yarış içerisinde, birbirimizin hayallerini çalarak ilerliyoruz.
Mecburuz.
Buna mecburuz.
Kimse suçsuz olduğunu söylemesin o zaman.
İtiraf etsin, ne hayaller çaldığını.
Hayallerim var, ve birer birer çaldırıyorum.
Bu agresifliğimi mazur görün.
Sevgili hayal hırsızları.

Nasıl mıyım?

ben mi... beni bilirsin, yalan söyleyemem pek. o yüzden iyiyim demiyorum

yalnızım, yorgun hissediyorum

kafam da karışık

çelişkiler ve kararlar

vaatler, sözler

ve bunalımlar

her zamanki gibiyim yani

ne farkeder ki?...