24 Kasım

Öğretmenler ve öğretmen adayı arkadaşlar :)
Öğretmenler gününüz kutlu olsun.

Geleceğe Mektuplar #3 | Kara Kule Bölüm 1


Oluşları değil, oluşumları sevdim hep. Sonuç paragrafını değil, gelişme bölümünü. Filmini değil, dizisini yani. Tek birini değil, serisini.

Çünkü sonuçta ne olduğunun değil, sonuç olana kadar neler olduğunun keyfini çıkardım hep. Her hikaye bittiğinde, kendimi boşlukta bulacağımı bilsem bile.

7. sezonuyla birlikte bir kaç sene önce son bulan bir diziye başladığımda, vaktini ardarda How I Met Your Mother izleyerek geçiren arkadaşım anlam veremedi ve sordu:
"Neden o diziye başladın ki? O dizi bitmiş."

Oysa bana daha cazip geldi bitmiş bir diziye başlamak, şu anda devam edenden çok.

----------------------------------------------

Stephen King okumamıştım hiç. Okuyacağımı da düşünmüyordum. Lisede "psikopat" etiketi vurulduğunu görmüştüm çünkü hem ona, hem onu okuyanlara. Etiket vurmayı ne çok sever benim halkım.

Harry Potter'a talim ettik mecbur.

Sahi lisede ne çok tesir altında kalırmış insan. Ne çok pranga varmış o körpe beyni kendince düşünmeye ve özgürce karar vermeye giden yolda engelleyen.

Uzun mevzu.

Ama sonra sonra geçti beynimin uyuşukluğu, ya da ben hala öyle sanıyorum.

Ve şunu anladım:
İnsan, peşin hükümlerinden ve önyargılarından kurtulduğu vakit özgür olabiliyormuş aslında.

Başka türden özgürlük?

Yalan.

Bu özgürlüğü nasıl mı tadarsınız?

Basit aslında.

Bir şeye çok gıcık olursunuz, gün geçtikçe daha fazla antipati duyarsınız. Bir şarkıcı, bir yazar, bir film, bir yemek, hatta bir insan bile olabilir.

Farklı farklı şeyler sebep olabilir buna. Mesela ben bir şey çok popüler olduğunda antipati duyarım. Ya da yakın çevremde sevmediğim birisi sempati duyuyorsa.

Herkesin kendince sebepleri olabilir.

Ama bir gün... Bir şekilde o şeyin, aslında sizin düşündüğünüz kadar "kötü" olmadığını farkedersiniz. Ya da birdenbire seversiniz.

Tamamen atıyorum, Ferhat Göçer sevmezsiniz. Ki ben hala sevdiğimi söyleyemem ama aklıma o geldi. Sonra bir gün bir iki şarkısını dinlersiniz bir şekilde ve adamın sizin düşündüğünüz kadar kötü olmadığını anlarsınız. Ya da onun olduğunu bilmeden şarkılarını bir yerde duyarsınız ve birden sever, araştırırsınız. Onun olduğunu öğrenir ve anlarsınız aslında herşeyin sizin düşündüğünüz gibi olmadığını.

Ferhat Göçer'e de bir şans verirsiniz o zaman.

O zaman, özgürsünüzdür işte.

Yıllar yılı nefret ettiğiniz bir şeyin aslında nefret edilecek bir yönü olmadığını keşfettiğiniz andır, size o özgürlüğü tattıran.

Çünkü nefret insanın içini çürüten duyguların başında gelir. Sevmek mecburiyet değildir, ama sevmemek; nefret etmek gerektiği anlamına gelmez. Biri nötr ise, diğeri tamamen negatiftir.

----------------------------------------------

Psikopat dersiniz siz de Stephen King'e ve okurlarına.

Saçma dersiniz.

Sürreal.

Anlamsız.

Hayalperestçe.

Bir gün Yeşil Yol'u izler ve etkisinden çıkamazsınız günlerce. Ya da Esaretin Bedeli.

Sonra yavaş yavaş sinema kültürünüz oluşmaya başlar, artık filmlerin isimleri ilgilendirmez sadece sizi.

Ve onun ismini görürsünüz bu filmlerin altında. Biri onun romanı, diğeriyse kısa hikayesidir.
O zaman dersiniz kendi kendinize: "Stephen King o kadar da psikopat değilmiş."

Ya da "Olsun, ne farkeder? Bunlar için psikopat olmak gerekiyorsa. Okumak için de psikopat olmak gerekiyorsa. Ne farkeder?"

Ya da başka bir şey.

Ama Stephen King'in de bir şansı hakettiğini anlarsınız.

Asıl suç sizdedir aslında. Kimdir sizin adınıza karar veren? Çevrenizdeki insanlar mı?

Stephen King'e psikopat derler, bir kez dahi okumadan.

Eminem için zikredilmesi bile çirkin bir amaçla sırtından iki kemik aldırdığına dair bir şehir efsanesi uydururlar, ya da şarkısının sözünü yanlış anlayarak annesiyle yattığını söylerler.

Daha neler neler.

Silersiniz hepsini defterden.

Gün gelir hepsine bir şans verirsiniz ve hayatın sandığınız kadar tozpembe olmadığı görmek gibi, onların da sanmanızı sağladıkları kadar kömür karası olmadıklarını farkedersiniz.

Ama SİZ farkedersiniz.

Çünkü SİZ dinlemişsinizdir, SİZ okumuşsunuzdur.

Siz, yalnızca kendiniz.

Bu yüzden özgürsünüzdür, başkasının boyunduruğu altında kalmadan hükümler çıkarabildiğiniz için.

----------------------------------------------

Şimdilik burada noktalayalım.

Devam edecek.

Kalabalık / (Ucu Açık Hikayeler Bölüm 1)

Kalabalık dünyanın kalabalık caddeleri ve sokakları içinden herhangi birinin üzerinde yürüyordu şimdi. Kalabalığın arasında. Gidenlerle, ya da gelenlerle birlikteydi. Sadece yürüyordu.

Sağından solunda vızır vızır geçen, sadece ileri bakan ve sadece hedefine gitmeyi düşünen birer oktu herkes bu caddede, ve kimse onu farkedecek kadar vakte sahip değildi.

Hepsi küçük hedefler peşinde, hepsi benzer amaçlarla, ama aynı duygularla yürüyordu. Hepsinin kendince derdi vardı, ama hepsinin farklı görünen onca derdi aslında aralarından hiçbirine özgü değildi. Sağdakinin derdi yarın soldakinin derdi olabilirdi, ya da tam tersi.

Hepsinin beyni uyuşmuştu, hepsi düşünme yetisini kaybetmişti. Hepsi sarhoştu, hepsinin kafası güzeldi. Ama hiçbiri böyle olduğunu bilmiyordu, bilmek de istemiyordu. Çünkü hepsi bildikleriyle mutlu olacağını sanıyordu, bilmediklerinin varlığından haberleri bile yoktu.

Mesela şu adam, diğerlerinin çoğu gibi takım elbiseli. Ne düşünüyordu? İşe yetişmeye mi çalışıyor? Karısının sabah uyanamadığı için kendisine hazırlayamadığı kahvaltının eksikliği öfkelendirmiş mi onu? Ya da çocuğuna aldığı bilgisayarın taksidi, bu ay nasıl ödeyecekti sahi onu?

Yanındaki kadına bakın, yanındaki kadınsa mutlu görünüyor. Randevusu mu var acaba bugün biriyle? Belki de yeni bir işe başlamıştır. Yoksa yeni mi bu şehirde? Nereden göçmüş? Neden göçmüş? Birilerinden kaçmış ve kurtulmanın mutluluğu mu?

Şu yaşlı amca. Artık ölümü bekliyor. Hayatındaki küçük hedeflerin kaçına ulaşabilmiş kendisi bilir. Ama son hedefi huzurlu bir şekilde gözlerini hayata yummak olsa gerek. Diğer oklar kadar hızlı gitmiyor, çünkü hedefine gitmiyor. Hedefinin ona gelmesini bekliyor. Oysa oyalanacak bir şeyler arıyor beklerken. Beklemek... Ne zordur o amcadan daha iyi bilen var mı acaba?

Kendisi ise sadece insanları sorgulayarak, onlara dikkat vererek, onları anlamaya çalışarak yürüyordu aralarında. Farklı bir evrenden gelmiş gibi, insan ırkını yeni keşfetmiş gibi. Onların hiçbirinin yapmadığı bir şeyi yapıyordu, bakıyor ve görüyordu; onların aksine sadece bakmıyordu.

Gördüklerinin doğruluğunu kendi de bilemezdi, hiç bir insan bilemezdi. Milyonlarca insan vardı dünya üzerinde ve matematiksel olarak milyarlarca ihtimal doğardı her birinin ne düşündüğüne, nereye gittiğine, gerçekte kim olduğuna dair.

O mu? O kimseydi. Şu kalabalığın arasına karışmıştı, onlarlaydı, ama onlardan biri değildi. Onlar gibi de değildi. Onlarla aynı işi yapması onlarla aynı şeyleri düşündüğü anlamına gelmezdi. Onlarla aynı doğrultuda koşması hedefe varmadan aynı hedefe gittiklerini göstermezdi bizlere. O sadece yürüyordu, onlarla birlikte yaptığı tek şey buydu.

Aralarında hızlı hızlı yürürken, kimin yüzüne dikkat kesilse, o kişi de rahatsız oluyor ve birbirlerinin ardında kalmalarına kadar geçecek 2 ya da 3 saniye boyunca o da rahatsız bakışlarla karşılık veriyordu. Geçip gittikten sonraysa, 2 ya da 3 saniye sürmüyordu olanları tamamen unutması.

Birden herkesin dikkatini çekmek istedi. Etrafındaki herkesin. Herkes ona baksın istedi. Nasıl baktıkları farketmez, hayretle, acıyarak, gülümseyerek, şaşkınlıkla, kıskançlıkla, imrentiyle, sevgiyle ya da nefretle. Hiç farketmez. Sadece ona baksınlar ve bu sabah ilk kez bir şey görsünler istiyordu.

Nedense tüm istediği buydu.

Hayatında hiç amacı kalmamış sanıyordu, ama son bir tane kalmıştı ve o da buydu.

Keşke, diye geçirdi içinden.

Keşke bunu sağlayabilsem.

Sahi bu kadar çok mu istemişti ki bir şeyi de vücudu o şeye sahip olmak için gerekli tek fedakarlığı yapmıştı?

Bilinmez.

Bizim bildiğimiz kısımda, kalabalığın içinde diğerlerinden farksız bu adamın önce adımları yavaşladı, sonra bedeni yere yığıldı.

Etrafındaki herkes durdu ve çember içine aldılar onu.

Herkes baktı ve ölmekte olan bir adamı gördü.

Herkes baktı... Ve ölmekte olan bir adamın son gülüşünü gördü.

Çünkü son dileği gerçek olmuştu.

Konfigürasyon Mühendisi - 17.11.2009 / 10:53

Mashina Vremeni - Adam Kadından Yaşlıydı


Adam kadından yaşlıydı, kadın çok güzel bir kadındı…
Kadının o küçücük bedeninde çok narin bir ruh gizliydi.
Hep birlikteydiler,
Hiçbir şey hakkında kavga etmezlerdi.
Ve herkese göre, karı koca gibilerdi.

Ama adamı deli eden tek şey vardı:
Adam kadına aşıktı, kadınsa geceleri uçmaya…

Adam karanlık çökünce acı çekerdi,
Gözüne uyku girmezdi, pencereleri kilitlerdi,
Ağlardı, mutfakta demli çay içerdi,
Sevdiği kadın gökyüzünde uçarken.

Her sabah kadın yeminler ederdi,
Önceki gecenin son kez olduğunu söylerdi.
Adamsa çaresiz, O’nu affederdi,
Ama gece olunca, kadın gene uçar giderdi.

Adam kadını tutmak için her şeyi yaptı, ona güller ve çeşit çeşit çiçekler aldı, güzel kokular getirdi, onun için şiirler, şarkılar yazdı, aptalca bir şeyler denedi durdu.

O, sevdiği kadının, bir gece eve dönüş yolunu kaybetmesinden korkuyordu ve bir gün korktuğu oldu.

3 gün ve 3 gece yemek yiyemedi, hiçbir şey içemedi, kadını aradı durdu, gözlerini gökyüzünden hiç ayırmadı.

Ve sonra, kadının yaptığı gibi o da pencerenin yanına gitti, dışarı doğru adımını attı…

Ve o da kadın gibi uçtu…

Ama yukarı doğru değil,
Aşağı doğru…

M'ye teşekkürler...

Bir Mim Peşinde | Detektif Mod Günlükleri

Çoktandır kafama koymuştum şu mim'lerden birinin peşine düşmeyi, ve sonunda bugün kafamdakini yaptım. Bir mim (hangisi olduğunu yasalar sebebiyle söyleyemeyeceğim) seçtim ve geriye doğru yol aldım.

Kural: Mim'lenen kişi, kendisini mim'leyeni yazdığı postta zikreder.

Sonra bu zorlu yolculuğa çıktım. Kolay olmadı tabii ki, blogdan bloga atlıyorsun, sürekli gözlerin açık okuyor ve isim arıyorsun, bulunca o ismin bloguna bakınıyorsun...

Kural: Mim'leyen kişi, mim'lediği arkadaşının blogunu takip ediyorsa, mim'ine yazılan post'a yorum getirir.

Bazen bloglarda yorumlar arasında kayboluyorsun. Hatta bir tanesinde 100 civarında yorum vardı ve mim'lediği söylenen isim çok çok sonralarda yorum yazmıştı. Neyse ki Ctrl+F fonksiyonu icat olunmuştu.

Kural: Mim'lenen kişi ya 1-2 kişiyi mimler, ya da çok genel bir mimleme yapar.

Neyse sonra ben bir bloga vardım, baktım ki güzel güzel cevaplanmış. Blogun dizaynına, sağındaki solundaki resimlere baktım, tamamen mim'le alakalı. Sonra dedim ki bakalım bunu kim mim'lemiş?

Kural: Mim'lenen kişi, genellikle mimleyen'in ismini post'un başında, kendisinin mim'lediklerini post'un sonunda belirtir.

Post'un sonuna baktım, meğer başa düşmüş notları. Post'un sonu mim'in son sorusuyla bitiyor. Sonra post'un başına baktım.

Kural: Yukarıdaki kurallara uyulmaksızın yazılan postlarda bir bit yeniği vardır.

Post'un başında (anlaşılmasın diye tam ibarey vermiyorum) şuna benzer bir şey yazılıydı: "Mim'lenmişim. Ben de x kişisini, y dişisini, z kişisini ve t dişisini mim'liyorum." Kendisini kimin mimlediğine dair bir işaret yoktu, bunları yazdıktan sonra alta mim'i yazmıştı (kafasına göre soruları yazıp cevaplamaya başladığı iddia edilebilir), yorumlarda herhangi bir teşekkür yoktu "mim'ime cevap verdin" gibisinden ve daha önce belirttiğim gibi mim'in konusu blogun temasına aşırı derecede uyuyordu.

Ben de "mim'lenmişim" şeklinde kafasına göre mim başlatan bu insanı şiddetle kınadım ve hemen o blogdan uzaklaştım. Delilleri ve neticeleri sayın mahkemeye arz ederim, gereğinin yapılmasını adalet sistemimizden talep ederim.

Konfigürasyon Mühendisi Detektif Mod
Ofis Tel: +0010 777 - 55 87 (PBX)

Biz Çıkalım Kerevetine

Cevaplar:
-Hayır, Konfigürasyon Mühendisi Blog bir magazin blogu değildir ve hömünü gırtlak şen şakrak modda kişileri, kurumları ve oluşları ti'ye almak için zaman, mekan ya da sınır tanımaksızın cıvık ya da çok ciddi bir dille yazılmış yazılar içerebilir.
-Hayır, fotoyu ben gidip çekmedim .
-Hayır, Robert'i takip etmiyorum.
-Hayır, Kristen'i de takip etmiyorum.
-Hayır, fotonun yayın hakları elimde değil, istediğiniz gibi alın kullanın renkli yazıcıda bastırıp çerçeveleterek göz önüne bir yere koyun. Ben de başka siteden çarptım zaten.
-Madem merak ettiniz, söyleyeyim: Bu fotoyu bulmak için Google'a girdiğim anahtar kelimeler:"robert kristen holding hands paris"
-Ha bir de... Twitter'da beni takip eden Robert Pattinson'u engelledim. Hayır sonra Kristen Stewart ve Ashley Green de takibe aldı. Bunları da engelledim. Sonra da birbirlerine sarmışlar zaten.

Büyük Filmsin Fight Club!

And you open the door and you step inside
Where inside our hearts
Now imagine your pain as a white ball of healing light
That's right, your pain
The pain itself,
Is a white ball of healing light
I don't think so...

This is your life, good to the last drop
Doesn't get any better than this
This is your life and it's ending one minute at a time

This isn't a seminar, this isn't a weekend retreat
Where you are now you can't even imagine what the bottom will be like
Only after disaster can we be resurrected
It's only after you've lost everything that you're free to do anything
Nothing is static, everything is evolving, everything is falling apart

This is your life, this is your life, this is your life, this is your life
Doesn't get any better than this
This is your life, this is your life, this is your life, this is your life
And it and it's ending one-minute at a time

You are not a beautiful and unique snowflake
You are the same decaying organic matter as everything else
We are all part of the same compost heap
We are the all singing, all dancing, crap of the world

You are not your bank account
You are not the clothes you wear
You are not the contents of your wallet
You are not your bowel cancer
You are not your grande latte
You are not the car you drive
You are not your fucking khaki's

You have to give up, you have to give up
You have to realize that someday you will die
Until you know that, you are useless

I say let me never be complete
I say may I never be content
I say deliver me from Swedish furniture
I say deliver me from clever arts
I say deliver me from clear skin and perfect teeth
I say you have to give up
I say evolve, and let the chips fall where they may

This is your life, this is your life, this is your life, this is your life
Doesn't get any better than this
This is your life, this is your life, this is your life, this is your life
And it and it's ending one-minute at a time

You have to give up, you have to give up

I want you to hit me as hard as you can
I want you to hit me as hard as you can

Welcome to Fight Club
If this is your first night...
You have to fight

Machu Picchu ve Panoramik Fotoğrafları


Machu Picchu, bugüne kadar çok iyi korunarak gelmiş olan bir İnka antik şehridir. 7 Temmuz 2007 tarihinde,Dünyanın Yeni Yedi Harikası'ndan biri olarak seçilmiştir.

And Dağları 'nın bir dağının zirvesinde, 2.360 m yükseklikte, Urubamba Vadisi üzerinde kurulmuş olup. Peru'nun Cusco şehrine 88 km mesafededir. Şehir, İnka'lı bir hükümran olan Pachacutec Yupanqui tarafında 1450 yılları civarında inşa ettirilmiştir. İspanyol istilacılar 1532 yılında buraları işgal ederken sık dağlar arasında kalmış bu şehir, istilacılar tarafından fark edilmemiş ve bu sayede zarar görmemiştir.Machu Picchu 200 den fazla, merdiven sistemiyle birbirne bağlı olan taş yapıdan oluşur.Şehrin 3000 basamağı bugün hala gayet iyi durumdadır.

Kuruluş amacı ve anlamı bugüne kadar gelmiş olan tartışma konusudur. Günümüze gelmeyi başarmış bilimsel kanıt içerikli çok fazla ipucu bulunmamasından, sadece tahminler yapılabilmektedir. Bu yüzden o zamanlardaki adı bilinemeyen şehir, ismini bugün yakınlarda olan bir dağ zirvesinden almıştır. Şehrin tarım alanı olarak kullanılan teraslardan oluşan bölümleri, Eski Zirve (Quechua dilinde: Machu Picchu) denen dağın eteklerindedir. Şehrin sonunda ise Genç Zirve (Quechua dilinde: Wayna Picchu) yükselir.

Kaynak ve daha fazla bilgi: Wikipedia Türkiye

O değil de yazık olmuş koca uygarlığa. Şimdi sağ olsalar önlerinde saygı ile eğilirdik vesselam. Sanırım gidip görmek istediğim yerler listesinde ilk sıraya yerleşti.

Ayrıca Ek$i Sözlük'teki "Machu Picchu'ya Ucuza Gitme Rehberi" adlı girdide yazar arkadaş çok güzel bir şekilde işi ucuza getirmenin yolunu anlatmış: Link

Bu fotoğraflar da, adetimdir eklemek, panoramik hayvani boyutta fotoğraflar. Üzerlerine tıklayın ama şehirde kaybolursanız ben karışmam.

Ben de müsait bir zamanda Google Earth yükleyim de Machu Picchu ayağıma gelsin.

Fotoğraflar:






Bu fotoğraflar bana yetmez daha fazlasını görmeliyim diyorsanız:
Eee, kimler geliyor?

Sonra Konfigürasyon Mühendisi durdu,
durdu ve gökyüzüne doğru şöyle haykırdı:
"Okumak için Sakarya kadar boktan bir şehir daha var mıdır?"
...
Cevap gelmedi.
Zaten hiç gelmezdi.

Vizeler Bitende Ben Dönücü Olanda

Bu Soru Gerçekten Var!

Optimizasyon dersine çalışırken Arizona Üniversitesi Endüstri Müh. Bölümü hocalarından Hamdy A. Taha'nın kitabının çevirisinde şu soruya rastladım:
"Ali, ileriye dönük düşünceleri olan bir üniversite öğrencisidir. Hep çalışıp hiç eğlenmemenin insanı olumsuz etkileyeceğine inanmaktadır. Bu yüzden de elindeki 10 saati (günlük), çalışma ve eğlenmeye eşit paylaştırmak arzusundadır. Ali'ye göre, eğlenme çalışmadan iki kat iyidir. Ama Ali eğlendiği kadar çalışmak da istemektedir. Üstelik, tüm ödevlerini bitirmesi halinde günde 4 saatten fazla eğlenemeyeceğinin de farkındadır. Tüm bu bilgileri değerlendiren Ali'nin hem çalışma hem de eğlenmeden alacağı zevki maksimum kılabilmesi için zamanı nasıl kullanması gerekir?"

Ali... Sen hapı yutmuşsun olum!

Post-It

Bugün, ortalığı toplarken yerini değiştirmek için oynattığım masanın altından çıktı o ufak, mavi Post-It. Benzerinden 5 tane olduğu halde benim bulduğumun üstünde MİKRO yazıyordu büyük harflerle. Elime aldım, o ufacık dikdörtgen parçası birden film şeridi oluverdi. Bütün bir 3. sınıf tekrar geçti gözlerimin önünden. Ümitler, iddialar, kararlar ve hayal kırıklıkları...

Hikayeye nerden başlasak... Post-It'e gitmek lazım önce sanırım. Ya da durun durun, o mavi DTS ajandasıydı tüm bunları başlatan.

Oldum olası sevmişimdir eşantiyonları. Ortan özellikleri olan bedava olmalarının yanında, bir de parayla satın alabileceklerinizden güzel olan türleri vardır bunların. Düşünsenize, para ödeseniz öyle güzelini bulamazsınız, ama o birden sizin karşınıza çıkıverir günün birinde.

Canım teyzemin akrabasının akrabasının amcaoğlunun teyzekızının kocasının yeğeninin kuzenin bilmem kaçıncı göbekten akrabasının çalıştığı, ya da sahibi olduğu (tam emin değilim) firmaymış bu DTS. Velhasıl, teyzeme bir miktar eşantiyon gelmiş bir şekilde. Kalemler, gömlekler, polarlar, defterler ve şu an masamın üzerinde duran türden, içine bakınca foseptik çukurunu andıran, her ne kadar dönüp dönüp tuzla ovalayarak yıkasam da 2 çay, 1 kola içişinden sonra gene içi kararan sahte porselen kupalar. İşte ben de o eşantiyon listesinden nasibimi 1 defter, 1 kupa ile almıştım vakt-i zamanında. Kupanın görünüşünü çok sevmiştim -ki hala severim, defter ise aslında ajanda olmasına rağmen çok kullanışlı, boyuyla, kağıdıyla tam ihtiyacımı görecek türdendi. O defter, benim 5. yarıyılda ders notlarımı tutmakla mükafatlanmıştı.

En büyük suç defterindi aslında. Hani şu her çeyreği farklı renk olan, böylece her birine farklı dersi yazabileceğiniz türden defterler var ya, onlar gibi olamadığı için, ya da kendinden ayraçlı olamadığı için, ya da tek ders yazacak incelikte olamadığı için suçluydu bu mavi kapaklı eşantiyon defter. Hal böyleyken, dersleri ayırmak için ufak mavi bir Post-It sayfasını, bir kaç parçaya (tahminen 4) böldüm ben de. Her birine ders isimleri yazdım: Biçimsel, Intro, Data ve Mikro. Sonra her birini ilgili dersin olduğu sayfaların başına yapıştırdım.

Olayı trajikleştiren, bunları dönem başında, aptal bir umut içerisinde yapıyor oluşumdu. "Herşey farklı olacak," diyordum; "göreceksin lan defter, seninle öğrencilik hayatımda yeni bir sayfa (defter?) açmış olacağım."

Umutlar besledim böylece. Daha çok ders çalışacağım, hatta ne daha çoğu, önceden hiç çalışmadığımı göz önüne alırsak eskisinin aksine bu sefer ders çalışacağım, iyi notlar alıp ilkokul ve lise yıllarındaki o efsane inek imajımı tekrar yakalayıp, mezun olunca nereme sokacağıma emin olamayacağım bir ortalama hayalleriydi benimkiler.

Ama terazinizin bir kefesinde kararlar, diğer kefesinde uygulamalar varsa; o terazinin ayarı ciddi biçimde bozuk demektir. Bazen kararı vermek uygulamaktan ağırdır, bazense uygulamak kararı vermekten. Benim kararımsa verilmesi en kolay olanlardandı. Hani mahalle maçında 3-4 fark geriye düşen takımdaki lider rolünü kendince üstlenmiş çocuğun söylediği gibi: "Yeterse yeter lan! Hadi başlıyoruz!"

Bunu söylemek o kadar kolaydı ki... "Hadi başlıyoruz!". E hadi başlayalım o zaman. Keramet söz söylemekteyse, papağan ormanın kralı olmaz mıydı? Boşuna demedi mi atalar lafla peynir gemisi yürümez diye?

Biz de yürütemedik... Üniversite çağında ciddi anlamda kaybettiğim konsantre olma ve odaklanma (eş anlamlı fiiller, anlatım bozukluğu?) yetimi, tekrar kazanabilmem hiç kolay değildi doğal olarak. Bir müddet sonra "geçer not alalım, ortalama düşmeksizin CC'den altta kalmayalım, yeter 'hocam' "cılardan olduk biz de... Önceki 2 dönemde bir yerime takmadığım 1 kredilik giriş dersini 3. kez alıyordum, şaka gibi. Daha da komiği gene takmadım dersi ve bu sefer AA geldi. Hocanın finalde sorduğu soru "Harddiski açıklayınız" olmuştu. Eğer Bilgisayar Mühendisliği'ne giriş buyduysa, ben o girişi tam 9 yaşımda yapmıştım.

Uzun lafın kısası, 7 dersin 3'ünden kaldım. Bu b.k mavisi eşantiyon deftere notlarını aldığım 4 dersin 2'si FF, 1'i AA ve 1'i de DD gelmişti. Daha eğitim yılının 1. döneminden yaz okulunu farz kılmıştım anlayacağınız.

O vakitten sonra değişmedim ben. Değişemedim. Mavi kapaklı deftere yapıştırdığım mavi Post-It'ler sene sonuna kadar yapışık kaldı oraya. Sene bitti, yaz okulu geldi. Mikro notlarını toplarken mavi kapaklı defterin sayfalarını da koparıp notların arasına ekliyordum. Bu Post-It'i de aldım elime, nedendir bilmem, bana güç verdi. Ta dönem başlarkenki hayallerimi , ümitlerimi, kararlarımı verdi. Onu da notların bulunduğu şeffaf dosyanın içine salladım.

O Post-It'i mikro notlarımdan ayırmadım. Her derse giderken benimle geldi, çoğu derste sıramın üzerinde, görebileceğim bir yerde durdu, kaybedince telaşlandım, bulunca tekrar sevindim. Her gördüğümde hayallerimi, ümitlerimi hatırlattı bana. Ona her dokunuşumda zamanda yolculuklar yaptım, üzerine Mikro yazdığım günkü gibi umutla doldu yüreğim.

Bugün, ortalığı toplarken yerini değiştirmek için oynattığım masanın altından çıktı o ufak, mavi Post-It. Benzerinden 5 tane olduğu halde gene benim bulduğumun üstünde MİKRO yazıyordu büyük harflerle. Elime aldım, o ufacık dikdörtgen parçası birden film şeridi oluverdi. Bütün bir 3. sınıf tekrar geçti gözlerimin önünden. Ümitler, iddialar, kararlar ve hayal kırıklıkları...

Bugün anladım ki 5. yarıyıldan sonra o yapışkanlı mavi kağıt parçası her ne kadar her gördüğümde bana o ilk günkü duygularımı yaşatsa da, aynı zamanda daha keskin bir biçimde benim başarısızlığımı, uygulayamadığım kararlarımı, hayata karşı oyunu beraberliğe getirmek için atmam gereken ve bir türlü atamadığım o golleri simgeliyordu. O, her insanın verdikten sonra yeterince saygı duymayı bilemeyip gerçekleştiremediği, gereğini yapamadığı kararların bir kağıtta gizlenmiş haliydi. Defterden koparttığım günden beri bir o yana, bir bu yana sürüklendikçe nasıl yapışkan özelliği azala azala sonunda kaybolmuşsa, benim verdiğim o kararlara olan inancım da bitip tükenmişti sonunda.

Şimdi masamda, gene beni gözlüyor. Ama artık ne ümit veriyor, ne inanç ne de güven. Benim için son iyiliğini yapacak bugün. Yanıp kül olurken bana da takılıp kaldığım hayallerimin kendisinden çok önce bittiğini, yenilerini kurmam gerektiğini gösterecek ilk ve son kez.

Elveda Post-It...

Yenilerini kurarken eskilerini bulamamanın değil, eskilere sahip olmuşluğun mutluluğunu yaşayacağınız hayallerden kurulu bir dünyaya sahip olmanız dileğiyle...

Ha... Mikro mu? DC geldi.

Konfigürasyon Mühendisi - 09.11.2009 / 19.46

Mim #6


3-9 KASIM ORGAN BAĞIŞ HAFTASI

Biz hala bekliyoruz.

Milyonlarca hastanede yatan bebek ,
Onlarca makinesiz yaşamak isteyen çocuk,
Akşam ailesiyle beraber aynı masada oturup yemek yemek isteyen baba,
Kendi işlerini kendi yapabilecek anne,
Yorulmadan ayakta durmak isteyen gençler gibi....

.....................................
.....................................

BİZ DE ONLARLA BEKLİYORUZ.
ÖYLE SIKI TUTTUK Kİ BU HAYATI,
BIRAKMIYORUZ.

Organ bağışı hayat kurtarır.

"Sizlerden özel bir isteğim var.Bunu bir mim gibi düşünün.Ne kadar çok blogda yayınlanırsa birilerine mutluluk,bazılarına heyecan,kimilerine umut olarak geri döneceğinizi unutmayarak, Yukarıdaki resmi yayınlayalım.
Şimdiden bizim gibi tüm inananlara teşekkür ederim."

-----------------------------------------------------

Okuyan herkes mimlenmiştir.

Beni mimleyen NoNeLeSS hariç.

Sarı Mimler | Mim #5

Sarı gözünü kırpmadan mimlemiş beni. Zamanında mimledim diye her fırsatta intikam alıyor :) Teşekkür ederekten burdan kendisine, sorulara geçelim.

Dolabını açtığında hangi renkler daha fazla?
Koyu renkler daha fazla. Siyah ve Lacivert.

Alışverişe gittiğinde hangi mağazaya uğramazsan olmaz?
Bilmem, hiç dikkat etmedim. Ben sıradan geçerim hepsini işte :)

Kendini rahat hissettiğin giyim tarzı?
Spor, spor ve spor.

Kesinlikle seksi diyebileceğin şeyler?
Ops... Şalvar... desem? Yok yok pas diyorum.

Asla giymem dediğin kıyafetler?
Düşük bel kot ilk sırada gelir sanırım. Sonra da palto.

Fiyatları gereği ulaşılması zor yabancı markalardan en beğendiğin?
Beğendiklerimin fiyatı genelde ulaşılabilir oluyor :) Hayal alemlerinde pek işim olmaz. Sadece saat de giyimden sayılıyorsa yaklaşık 18,000 €'luk bir saat beğenmiştim, önceki postlarda yazıyor.

Kitap, film, spor hangisini diğerlerinden daha çok yapıyorsun?
Film en çok. Spor yapmakla kitap okumak dengede denilebilir. Yeterince yapmıyorum ama.

En fazla yatırım yaptığın sektör?
Teknoloji.

Dışarıdayken yemek yemeği en çok tercih ettiğin yerler?
Dışarıda pek yemek yemem. Yiyecek olursam da planlı olur genelde. Yani hadi pizza yemeye ya da Burger King'e gidelim gibi. Onun dışında mecbur kalırsam gözüme güzel gelen bir lokanta olabilir.

Efendim geldik en can alıcı kısma. Kimleri mimlerim? Önce Luna'yı mimliyorum. Gıcıklığına (mı acaba?) :)
Bir de dün doğum günü olan Lavinia, seni mimliyorum. Tekrardan mutlu yıllar. Hadi goşun yazmaya!

Taç Mahal

Üstteki görüntü Türk-İslam mimarisinin şaheserlerinden Taç Mahal'in dışarıdan görünümü. Alttaki 2 görüntüsü ise Taç mahal'in 2 farklı balkonundan dışarının görünümü. Fotoğraflar panoramik, boyutları çok büyük. Üzerlerine tıklayın, Taç Mahal'e de gitmiş olun. Sonra gitmedik, görmedik demeyin. KM Blog alır sizi oraya da götürür işte böyle...

Not: Sultan Ahmet Camii'nden sonra hangi mimarinin maketini yapacağıma da böylece karar vermiş oldum. Hayırlı olsun efendim.

Not: Şimdi biraz baktım da maketin şablonuna, çok üstünkörü, basit bir şeye benziyor. Kesmedi beni. Tekrar kararsız hale düştüm maalesef. Siz bakın fotolara, canınızı sıkmayın :)