Bunu daha önceden neden fark etmedim bilmiyorum. Hoş insan bakmadığı şeyi göremez ya o misal, sebebi tam manası ile kafa yormadığımdır belki. Belki biraz da kitapta Selim Işık'ın merkezde oluşu tıkadı benim görüşümü. Selim Işık Tutunamayanlar Ansiklopedisi'nde en çok sayfa işgal eden başlıktır belki ve bu yüzden kitabın odağında o vardır ancak ben fark ettim de Turgut Özben bana çok daha yakın ve sadece mesafe olarak Selim'den yakın değil ayrıca -Selim'den bağımsız bakıldığında- karakter olarak da inanılmaz benzetiyorum kendime. Ya da kendimi O'na.
Turgut Özben tam bir tutunamayan değil benim gözümde, en azından kitabın sonuna yaklaşana kadar. Ama tutunamayanlığa da oldukça yakın, öyle ki bir kıvılcım yetiyor o sıfatın layıklarını yerine getirmesine. Turgut da benim gibi hayatı nizami yaşıyor ancak kendini hep dışarıda hissediyor. Oyunu kurallarına göre oynuyor ama asla sevmiyor, asla kendini kaptırmıyor. Selim'in tepkisini bu yüzden çekiyor belki de, bu yüzden Selim tarafından O'na en yakın dost olamıyor.
Bazen hayatı nasıl yaşadığıma bakıyorum ve tamamen Turgut gibi olduğunu fark ediyorum: Her şey olması gerektiği gibi ama ben olmam gerektiği gibi mutlu ya da uyuşmuş değilim. İşte mesela böyle yaşayanlara bu gözle bakıyorum: Uyuşmuş, "numb". Bu beni sistemin homojen yapısından dışlıyor.
Ama yapıyorum. Ne yapılması gerekiyorsa. Her şey bana tiyatro gibi geliyor ve ben normaliyle yetinmiyor metot oyunculuğu yapıyorum. Peki neden bu kadar sınırlarda geziniyorum? Neden kendimi kaptıracak kadar içindeyim ama kaptırmıyorum? Bu soruya cevap aramak için erken sanırım, çünkü henüz perde kapanmış değil.
Katlanırım demiştim, evet bu da ona paralel işte. Ben katlanıyorum. Sabrediyorum. Bazen bazı durumlarda aşırı sebatlı oluşum beni bile korkutuyor. Bazen gözümü kapatıyor ve karanlığın içine dalıyorum. Şimdiye değin çıktım ama sonrasını kim garanti edebilir?
Turgut gibi takıntılıyım, az önce bahsi geçenler de bununla alakalıdır belki. Selim herkesin içine acı bir hatıra olarak çöktü, peki kaç tanesinin hayatını değiştirdi? Hiç birisi bu hatıranın hayatlarına müdahil olmasına izin vermedi; Turgut hariç. O Selim'in hatırasının peşinden gitti çünkü sahip olduğu takıntıların açığa çıkmak için ihtiyacı olan peşinden gidilecek hatırayı buldu. Bir ömür boyunca kilitli bir sandığın başında bilinmeyen bir yerden bilinmeyen bir biçimde ve bilinmeyen bir kişi tarafından sandığı açacak anahtarın getirilmesini beklemek gibi bir şey bu, onun sandığı Selim'in intiharıyla açıldı işte. Bazılarının sandığı hep kilitli kalır, ama bu onların neler yapabileceklerine dair bir işaret olamaz.
Bazen ben de takıntılı hale gelmeyi düşünüyorum, takıntılı hale geldiğimi düşünüyorum. Ama bu uzun sürmüyor, çünkü ben uğruna takıntılı olacak hiçbir şey bulamıyorum. Oyunu sürdürüşümün sebebi bu mu acaba, diyorum. Belki ben de bir ömür bu oyunu oynayacağım, ya da bir kıvılcımla dağları yakacağım.
Bu belirsizlik beni yormuyor, en azından hayatta merak edilecek bir şeyler bırakıyor.
Ama ya çözülürse?
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

2 yorum:
http://avrupasinemasi.blogspot.com/2011/09/oguz-atayla-tutunamayanlar-uzerine.html
Bunu ilk kez görüyorum, teşekkürler.
"Turgut, bütün çabasına rağmen tutunamıyor." İşte bir çaba ve sonuç var ortada, benim adıma yokluğunu şu kelimelerle yeterince vurguladığıma inandığım bir şey: "çünkü henüz perde kapanmış değil."
Yorum Gönder