António Mora? Utanarak söylemeliyim ki kendisini ilk kez duyuyorum. Ancak dün verdiğim sözü hatırlarsın, caymadım o sözden. Cayacağımı da zannetmiyorum.
Günlerden bugün, yani 30 Kasım. Sene 1935. Ve sen saat 20:30'da öldün. Senin hem zamanını, hem de mekanını ıskalamışım ancak bu seni tanımama mani olmadı. Düşünsene, ikisinden birini ıskalamamış olsaydım dahi seni bulamayabilirdim.
47 ölmek için erken bir yaş mı dersin? Yazar diyor ki büyük ihtimalle aşırı alkol kullanımından süregelen hepatit krizi. Tutarlılığına hayranım. Senin olmasa da çok yakın dostun Bernardo Soares'in kitabında geçenlere bir bakar mısın?
Bir insan sadece sarhoşken iyi yazabiliyorsa, sarhoş dolaşsın. "Karaciğerime kötü geliyor", derse, "Karaciğeriniz neymiş ki?" derim. "Ömrü sizinkiyle sınırlı, ölü bir şey; oysa yazabileceğiniz şiirler yaşayacak, herhangi bir şeyle 'sınırlı' olmaksızın."
Ötesi yok değil mi? Erken ölümünü alkole bağlamıyorum ama ben. Çoğu önemsemez Fernando Pessoa'nın vücudunda aynı zamanda Alberto Caeiro'nun, Ricardo Reis'in, Álvaro de Campos'un, António Mora'nın, Bernardo Soares'in... ruhlarının barındığını. Bir vücuda bu kadar ruh fazla yük olmaz mı? Hepsinin yüküyle 47 yıl iyi bile yaşamışsın. Sandığından çıkan 20.000 sayfa da buna değdiğinin göstergesi.
"Ah neler vermezdim benden de bir cümle kalsın diye geriye, duyanın, 'Güzel laf!' diyeceği bir şey, tıpkı kopyalayıp ömrümün kitabının sayfalarına kaydettiğim rakamlar gibi." demişsin ya, seni anlıyorum. Hem de çok iyi anlıyorum. Kendisini anlayanı anlar mı insan? Eğer öyleyse sen de bu yazdıklarımı anlıyorsundur. Umarım senden başka da kimse anlamıyordur bunları.
"Ölü hayatımın olanca ağırlığını duyuyorum üzerimde"
Bugün Ölüm, alışık olmadığım ağır adımlarla, kapıma, çerçiliğe geldi. Her zamankinden daha yavaşça önüme halıları serdi, ipeklileri, unutuştan ve bize sunduğu avuntulardan dokunmuş dibaları. Kıvançla gülümsüyor, gülümsediğini fark etmiş olmamı da pek umursamıyordu. Ama tam aklımı çelmişken, hiçbiri satılık değil, dedi. Onun derdi beni gösterdiği şeylere değil, kendine heveslendirmekti. Nitekim, halılarını anlatırken, uzaktaki sarayında da bunlardan serili olduğunu söyledi; ipeklinin böylesi bir tek onun gölgeler şatosunda giyilirmiş; ahiretteki mülkündeki mihrap arkalıklarını kaplayan dibalarsa, buradakilerden bile güzelmiş.
Beni çıplak kapımda tutan doğuştan gelen bağı, usulca çözüverdi. "Ocağında," dedi bana, "ateş yok: Öyleyse ocağı ne yapacaksın? Evinde," dedi, "ekmek yok: Masan olmuş, ne yazar? Hayatında," dedi, "dost nedir bilmedin: Yaşamanın nesinden keyif alırsın ki bu halde?"
...
"Seni hayata bağlayan," dedi bana, "ne var ki? Aşkın seni istediği yok, şan peşinden koşmuyor, kudret ise yanına bile uğramadı. Miras aldığın ev bir harabeydi. Sana bırakılan toprakların ilk ürünlerini çoktan don vurmuş, güneş ise vaatlerini çoktan yakıp kavurmuştu. Bahçendeki kuyular hep kördü. Havuzlarındaki yapraklar sen daha göremeden solup gitmişti. Ayrıkotları ağaçların altını, hiç yürümediğin patikaları, yolları kaplamıştı."
"Gecenin mutlak hükmündeki benim imparatorluğumda ise teselli bulacaksın, çünkü umudun olmayacak; unutacaksın, çünkü arzulardan uzak duracaksın; huzur bulacaksın, çünkü hayatsız kalacaksın."
Ve Ölüm, iyi günler görmeye muhtedir bir ruhla doğmamış bir insanın, güzel günler umut etmesinin ne kadar boş olduğunu anlattı bana.
Huzursuzluğun Kitabı, Sayfa 457-458
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

0 yorum:
Yorum Gönder