'Unutmuşum, ben bile blog'umu açınca nereye gittiğimi merak ettim.' Bugün
Sam'in kendi blogunda konuya böyle girişi öldürdü beni. Ben kendimden daha haberdardım ama yorgunluklarım genelde komple oluyor, belki bedenen yaşadığım ruhuma da vuruyor.
Bedenen yorgunluk güzel bir şey aslında, hayatın çabuk geçmesine vesile oluyor. Kim hayatının çabuk geçmesini ister ki? Bu soruya da siz cevap verin olmaz mı?
Oğuz Atay'dan okuduğum 3. kitap olan 'Bir Bilim Adamının Romanı -Mustafa İnan'ı bitirdim. Normalde okuyacağım türden bir kitap sayılmaz, Oğuz Atay olmasaydı okumazdım, okumaya niyetlensem dahi fazla ilerlemeden bırakabilirdim -hiç adetim olmadığı halde.
Bugüne kadar 2 kitabı bıraktım böyle yarı yolda. Yazarken 3 olduğunu fark ettim bu sayının.
1. Suç ve Ceza. Okumadım. Lise 1'e gidiyordum sanırım, elime geçti bir şekilde, yaklaşık 600 sayfalık ufak yazılı bir versiyonu. O zamanlar 'sürükleyici' denilen türleri okuduğum için epey ağır gelmişti. Hızlı okumama ve o dönemlerde Şeker Portakalı'nın 1 günde bitirme referansına sahip olmama rağmen (Şeker Portakalı'nı Suç ve Ceza'dan sonra okudum sanırım ama günde 100-150 sayfa zorlamıyordu beni -tabii onun yazıları daha büyüktü, neyse) Suç ve Ceza'da 120'li sayfalara iki haftanın sonunda gelebildim. Eeeh dedim bıraktım ben de. Pişman değilim, o zaman okumuş olsam muhtemelen şu an bir şey hatırlamayacak ama önceden okumuş olduğum için okumaya niyet etmeyecektim, şimdi en azından daha istekliyim okumaya. Belki daha geniş versiyonunu, daha iyi bir yayından okurum.
Yayın demişken, ben askerdeyken abim bir yerden klasikleri denk getirmişti çok ucuza, bana da 2-3 tane göndermişti. Kitaplar tam 'ucuz etin yahnisi' çıktı. Yahu bir insan bu kadar mı imladan, dil bilgisi kurallarından bihaber olur? Koskoca(?) yayınevisin, bulamadın mı adamakıllı bi çevirmen, ya da dil editörü falan? Rezalet. Olmaz ki.
Bihaber demişken bi şarkı var ya orada şarkıcı i harfini uzatmıyor, bihaber diyor. Buraya üç nokta bıraktım isteyen alsın.
2. Savaş ve Barış. Aşti'den almıştım 11 liraydı sanırım. Kağıdı kalitesiz, yazıları ufak. Cildi de kalitesiz, biraz ayırsan ortadan ikiye ayrılacak gibi duruyor. Zarar değil, onda da 100 ile 200 arası sayfalara gelmiştim yanlış hatırlamıyorsam, ya 100'e ya 200'e yakın bir yerdeydim, rafa bakıyorum... Evet 136'da bırakmışım. Sonra devam ederim diye herhalde. Sarmadığından değil de olmadı işte, ne bileyim.
3. Az önce yazarken de unutmuştum derken aklıma geldi: Yeniçeri, Necip Fazıl. Zannediyorum pek duyulmuş bir eseri değil, başlarda epey sarmıştı beni ve Yeniçeriler'e yaptığı sert eleştiriler ilgimi çekmişti ama bir süreden sonra midem bulanmaya başladı, bıraktım ben de. Ya abartıyordu ya da gerçekten iğrençti, pek öğrenmek istediğim de söylenemez.
Gelelim 'Bir Bilim Adamının Romanı'na. Klavyemde çift tırnak olmadığı için tırnakları artık tek yapıyorum, yani kesme. Aslında iki kesme'den bir tırnak işareti üretebilirim ama programlama yaparken bu sayılmıyor, yazarken de pek aklıma gelmiyor sanırım bu yüzden. Bundan sonra mezkur kitaptan BBAR diye bahsedeceğim, her seferinde uzun uzun yazmamak için.
Daha kitaba başlarken hayal kırıklığına uğramıştım aslında, iki sebepten: Kitabın ''ısmarlama'' olması ve Cahit Arf'in kitabın ''beklentilerini karşılamadığını'' söyleyip yazarı Oğuz Atay'ı hafiften eleştirmesi. Kitabın başlarında biyografi havası keskin olduğundan çabuk ilerledim ve zaman zaman Oğuzcuğum Atay'ın kelime oyunlarına denk gelmek bana ayrı bir keyif verdi, eee neredeyse 1 yıl olacak kendisini okumayalı -arada alıntıları okusam ve paylaşsam da. Fakat zamanla kitap bir ''ders'' ve ''öğütler bütünü'' halini aldı ve açıkçası sıkmaya başladı.
Önemi yok, Oğuzcuğum Atay'ın (kendisinden gönderinin geri kalanında OCA diye bahsedeceğim) Tehlikeli Oyunlar'ında Sevgi'ye ayırdığı bölüm de benim için çetrefilli bir yol haline bürünmüştü ama çok yadırgamıyorum, kendimi de sıkıcı bulurum bazen. Nasıl bağladım cümleyi, yuh. OCA'da biraz kendimi bulduğumdan canım, enaniyetle ilgisi yok -bu sefer(?).
Tutunamayanlar'daki imlasız bölüm de zorlamıştı ama çok değil, her kitabından bir bölüm paylaşmış olayım diye belirttim -gereksiz yani.
Kitabın son 50 sayfası farklı yazılmış olsaydı değişmeyecekti de fikrim. Ama finali gerçekten iyiydi, gerçekten 210 sayfa boyunca anlattığı ve ötesinde yorumladığı Mustafa İnan'ın ölümünü iyi hissettirdi OCA bana. Epey hüzünlü sayfalardı, ölümünden çok öncelerde bahis açmış olsa da.
Beni en çok hüzünlendiren Almanya'da ölmüş olmasıydı. Orada bir de Karac'oğlan'ın dizelerini paylaşmış ya, ben bittim işte:
Vatan tutup bu yerlerde kalınmaz
İlleri var bizim il'e benzemez
Bir de kitap boyunca bahsettiği Mustafa İnan'ın geçim sıkıntılarıyla bağladı, daha dramatik bir hal aldı olay -ki zaten öyle.
Beni böyle hüzünlendiren bir başka ölüm de Ahmet Kaya'nınki. Onun bir de kendi topraklarında ölemediği bir yana, kendi topraklarına gömdürmediler bile. Çok dinlerim ama ideolojisiyle ilgili değil bu söylediklerim. Ne olursa olsun bir insana bu çok görülmemeli. Bununla cebelleşip duruyoruz. Her neyse. Bir başka üç nokta da buraya koydum.
Ben üniversite yıllarımda hocalarla çok içli-dışlı olmadım ama eğer sizin sevdiğiniz ve gerçekten bir şeyler paylaştığınız bir hocanız/öğretmeniniz varsa bu kitabı hediye edebilirsiniz. Kendisine tutunacak bir dal vermiş, örnek alınacak, zorda kaldığında hatırlayıp teselli bulunacak bir kimliğin en güzel betimlemesini hediye etmiş olursunuz. Keşke hediye edebileceğim bir öğretmenim olsaydı da ben de hediye edebilseydim.
Kitabın sonunda Cahit Arf'e hak verdim. Söylediklerine değilse de bir eleştirisi varsa bunu kitabın önsözüne koyabilme cesaretine. Oğuz Atay hakkında duygusal davranmış olabilirim, neticede Cahit Hoca bilemezdi bu genç öğrencisinin kendisinden 20 yıl erken göçeceğini bu dünyadan, OCA kadar olmasa da genç yaşta göçen arkadaşı Mustafa İnan gibi.
Kitabın adını kısalttım, sonra hiç kullanma ihtiyacı duymadım iyi mi... Neyse, her zaman bulunan çözümler optimum olmak zorunda değil. Ya da her zaman bir çözüm olmak zorunda değil. Problem kitabın adının çok uzun olmasıydı ama problemin tespitinden sonra problemin bulgusuna rastlanmadığına göre o problem artık yok demektir, bu da çözüm ihtiyacını ortadan kaldırır.
Alıntılarım yok mu kitaptan? Var illa ki, onları da çok sevgili
Yazar Haklı Beyler blogumda paylaşırım.
Yeni yazılarımda -bilmem kaç bahar geçer ühühü- buluşmak dileğiyle.
Sevgiler,
Valla.